Şiddete Eğilimli Çocuklar

Türkiye’nin gündemi sürekli değişiyor, ancak birçok gündem maddesi içinde bir tanesi vardı ki, geleceğimiz olan çocukların ruh sağlıkları hakkında kamuoyunu ciddi biçimde endişeye düşürdü. Ciddi olayların ardından kamuoyunda çocukların ruh sağlığı, çevresel etmenler, şiddeti körükleyen televizyon dizi ve programlarıyla toplumdaki kuralsızlıklar tartışılmaya başlandı. Çocuk ve Ergen psikiyatrisi uzmanı Doç. Dr. Mücahit Öztürk ile şiddete eğilimli çocukların ya da bilimsel deyişle dürtü kontrol bozukluğu yaşayan çocukların özellikleri hakkında kapsamlı bir söyleşi yaptık.

Suça eğilimli çocuklar kimlerdir ve bu çocuklarla ilgili ruh sağlığı hekimlerine düşen görevler nelerdir?  
Çocuklardaki davranış bozukluklarını tanımlarken, toplumsal kurallara aykırı davranmayı alışkanlık haline getirenleri bu kapsama alıyoruz. Yaşadığı toplumda –sokakta, okulda, aile içinde- kurallara ısrarla uymayan ve hatta bozmaya çalışan bir grup çocukla karşılaşıyoruz. Bu çocuklara davranış bozukluğu olan çocuklar diyoruz. Davranış bozukluğu olan çocuklar eğer gerekli ve yerinde müdahale edilmez  ve uygun çevresel şartlarda yetiştirilmez iseler ileri yıllarda suça meyilli oluyorlar. Yani giderek olayın yönü de değişebiliyor. İşte bizler, çocuk ruh sağlığı hekimleri olarak erken dönemde davranış bozukluklarını tespit etmek ve buna yönelik birtakım önlemleri almak ve belli noktalarda da tedavisini sürdürmek gibi bir sorumlulukla karşı karşıyayız.

Çocukların suça yönelmesinin nedenlerini tartışmamız için, olması gerekenleri gözden geçirmemiz gerekli. Çocukların sağlıklı gelişim yaşamaları için hangi şartların hazır olması gereklidir?
Çocuğun yaşadığı çevrenin, yetiştirilme tarzının, anne babayla kurduğu ilişkilerin, anne babanın çocuğa olan ilgisinin, yaklaşımının, ruhsal gelişimde, olgunlaşmada, kişilik gelişiminde çok önemli katkıları tabii ki var. Ancak en az bu kadar önemli olan bir başka gerçek de çocuğun doğuştan getirdiği yapısal, ruhsal özellikleridir. Bir problemle karşılaşıldığında işin bu yanı maalesef yeterince göz önünde bulundurulmuyor. Daha çok çocuğun çevresine yönelik birtakım suçlamalarımız ve belki önerilerimiz oluyor. Evet, doğrudur, mutlaka çocuk yetiştirilirken özen gösterilmesi gereken konular vardır. Çocuk ilk çocukluk döneminden itibaren nasıl bedenen korunuyorsa ruhen de koruma altında olmalıdır. Fakat burada unutulmaması gereken bir gerçek, çocuğun yaradılıştan birtakım donanımlarla dünyaya geldiğidir. Bu donanımlar da bizlerin çocukla kuracağı ilişki modelini tekrar gözden geçirmemize ve birtakım ek tedbirler  almamıza neden olabilir.

Davranış bozukluğu olan çocukların bu durumlarının nedenlerini sınıflandırmak mümkün mü?
Davranış bozukluğu olan çocuklar genellikle iki ana nedenle karşımıza çıkarlar. Bir grupta gerçekten çocuğun yetiştiği ya da yaşadığı çevrenin problematik olması, yani çocuğa sağlıklı sınırların konmaması, çocuğun yeterli sevgi ve ilgiyle büyüyememesi ile ilgili olan bir davranış bozukluğu söz konusudur.

En az bu kadar önemli bir başka sebep ise çocuğun yapısal olarak davranışlarını kontrol etme yeteneğine ve yeterliliğine sahip olmamasıdır. Biz, bu aşamada özellikle kişinin kendini kontrol etme mekanizmaları üzerinde durmaktayız. Bildiğimiz gibi bizler dünyaya geldiğimiz ilk günden itibaren birtakım ilişkiler içerisinde var oluyoruz. Öncelikli olarak anne babamızı görüyoruz ve sonra giderek yaygın bir çevreyle ilişkiye giriyoruz. Ve bizler, yetişkin döneme gelinceye kadar, çevremizde bizlere bir şeyler öğreten, sınırlar koyan birileriyle birlikteyiz. Bize birtakım engeller konuyor ve bizler bu engelleri öğrenerek aslında toplumsal yaşamı öğrenmiş oluyoruz. İşte kendini kontrol etme becerileri, bunların bize öğretilmesiyle birlikte, yaklaşık iki üç yaşından itibaren  çocuğun sosyalleşme süreci başlar. Bu süreç ergenliğe kadar devam eder ve ergenlikten itibaren çocuk artık uyum içerisinde, o toplumun genel kurallarına uyan, insan ilişkilerinde uyumlu bir birey haline gelir. Burada iki tane önemli nokta karşımıza çıkıyor, bir tanesi eğer çocuğu yetiştiren çevre çocuğun davranışları konusunda gerekli, yeterli müdahaleleri yapmıyorsa. Yani çocuk tamamen bir serbestlik içerisindeyse, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyor ya da bu öğretilmemiş ise burada bir problemle karşı karşıya kalıyoruz. Çocuk içinden geldiği gibi rahat ve kuralsız davranmayı öğreniyor.

İkinci bir nokta daha var. Bazı çocuklara siz istediğiniz kadar sınırları öğretin, istediğiniz kadar çaba gösterin, o çocukların kurallara uymasını sağlayamıyorsunuz. Sınırları öğretiyorsunuz, öğrendi sanıyorsunuz ama bir süre sonra aynı kuralsızlığı karşınızda görebiliyorsunuz. Bu tür çocuklarda da kendini kontrol etme mekanizmalarında yapısal bir problem olduğunu düşünüyoruz. İşte bu yapısal problem, sosyal ortamlarda kurallara uymama, “yapma” ya da “dur”dan anlamama gibi belirtilerle karşımıza çıkıyor.

Erken çocukluk döneminde bu belirtileri daha çok görüyoruz ve giderek bu dar çevrede, yani aile içerisinde ya da yakın çevrede oluşan problemler, yaş büyüdükçe sokağa ve topluma taşınmaya başlıyor. O toplumda  yasak sayılan, kötü sayılan birtakım davranışlar da gelişmeye başlıyor.

Çocukların yaptıkları davranışlarda karşılarındaki çocuğun ya da insanın ne hissettiğini düşünmeleri için nasıl bir süreç yaşamaları gerekiyor?
Otokontrol mekanizması, yani kişinin kendini kontrol etme becerileri, kişinin doğuştan bir özelliğidir. Biz bu kişileri dürtülerini kontrol edemeyen kişiler olarak tanımlıyoruz. İnsanoğlu dünyaya geldiğinde birtakım dürtüleri, istek ve arzuları vardır. Bu dürtüler çerçevesinde yaşamımızı devam ettiriyoruz. Ancak bu dürtülerimizi ve isteklerimizi yerine getirirken, çevremizde bulunan insanların da hukukuna saygı göstermemiz bekleniyor bizden. Ancak o zaman toplumsal bir yaşam mümkün olabilir, yoksa herkes işine geldiği gibi davranır ve orada anarşi çıkar. Bizler bir isteğimizi yerine getirirken, karşı tarafın sınırlarını koruyoruz. Yani onlara zarar gelmesini de engelliyoruz. Böyle bir denge içinde sürdürüyoruz yaşamımızı.

Bunu biraz daha açacak olursak:
Kendi istek ve arzularını bir an evvel yerine getirmek isteyen,
Bunların önündeki engelleri aşmak için elinden geleni yapan,
Çevresindeki kişilerin koyduğu sınırlara, yani otorite konumundaki, kural koyucu konumundaki kişilerin koydukları kurallara uymak konusunda zorlanan, uyamayan bir grup çocuk var.
Bir çocuğa bir eylemi yapma dediğinizde ve onu bu eylemin sonunda karşı tarafın ya da kendisinin göreceği zarar konusunda uyardığınızda, bir iki söylemede (tabii yaşıyla da orantılı olarak) bunu öğrenmesi, öğrendiğini içselleştirmesi ve kendini frenlemesi gerekir. Ama bazı çocuklar bu söylemler ne kadar yapılırsa yapılsın, aynı yanlış davranışı, aynı kuralsızlığı tekrarlamak  gibi bir durumla karşı karşıyalar.
Biz onlar için bir frenleme mekanizması bozukluğu tanımını kullanabiliriz. Eğer bir insan bütün biyolojik ve ruhsal dengeleri yerinde de olsa, böyle bir otokontrol problemi, bir frenleme problemi yaşıyor ise, burada bir sıkıntı var demektir. Ve bu frenleme mekanizması bozukluğu eğer yapısal ise, yani doğuştan geliyor ise, bunun daha erken dönemde belirtileri de ortaya çıkmaktadır.

İÇİME ŞEYTAN GİRMİŞ
Çocuk bunun farkına varamıyor mu?
Kendini kontrol etme becerilerinde bir problem olan çocuklar, erken dönemde, yani altı yedi yaşlarında, kendilerinde var olan bu problemin fakına varıp bir şekilde izah etmeye de çalışırlar. Bu çabaları aslında çocuğun  temizlik ve saflığının da bir göstergesidir. Birçok kez aileyle çatışan, anne babanın yapma dediği, yasakladığı, üzüldüğü davranışları sergileyen çocuk, aslında bu davranışları sergiledikten sonra bundan bir üzüntü duyar. Fakat bu üzüntü, onun bir daha yanlış yapmasını, bir daha kaza yapmasını engelleyemez.
Böyle durumlarda, anne, baba, çocuk ve psikiyatrist olarak yaptığımız görüşmelerde anne babalar, “Biz seni çok seviyoruz, sana çok değer veriyoruz, aslında sen de bizi çok seviyorsun. Ama niye bunları yapıyorsun, niye bizim ısrarla yapma dediklerimizi yapıyorsun, niye bizi üzüyorsun” dediklerinde, çocukların söyledikleri bir tanımlama vardır. Aslında bu izah biçimi işin biyolojik tarafını oldukça iyi  şekilde özetlemektedir. Çocuklar genellikle “Aslında ben bunu  yapmak istemiyorum. Bu davranışı ben sevmiyorum, hoşuma gitmiyor ama içimden bir şey beni zorluyor” derler.  Hatta konuşma içerisinde içindeki bu gizli şeyi Şeytan olarak adlandırabilirler. “İçimde bir şeytan var” ya da “İçimde bir şey var”, “İçinde bir canavar var” diyebilirler.

Bu bozukluk, çocuklar büyüdüklerinde suç davranışlarında da öne çıkıyor değil mi? Suç işleyenlerde de bu empati duygusunun gelişmemiş olduğu söylenebilir mi?
İşte bu süreç ilerledikçe, yani yaş büyüdükçe artık üzülme süreci de azalıp sanki kabullenme süreci başlamaktadır. Ergenlik ve yetişkinlik dönemine gelindiğinde kişi varolan  problemi kabullenip, bundan dolayı bir sıkıntı da yaşamamaya başlayabilir.
Bizleri toplum içerisinde yaşatan en önemli duygulardan bir tanesi yani frenleme mekanizmasını da oluşturan mekanizmalardan bir tanesi; bizim empati dediğimiz, karşıdakinin duygularını algılayabilme, anlayabilme becerisidir. Bir arkadaşıma kızdım, öfkelendim ve zarar vereceğim. Böyle bir durumda beni öncelikli olarak engellemesi gereken birtakım unsurların olması gerekir. Ama bunlardan en önemlisi, karşı tarafın duygularını algılayabilmektir. İşte maalesef yapısal olarak dürtü kontrol problemi yaşayan çocuklarda böyle bir empati duygusu gelişmesinde sorun olmaktadır.

İşte bu noktada ailelerin çocuklarında erken dönemlerde gördükleri birtakım problemleri mutlaka önemsemeleri gerektiğini düşünüyoruz. Nedir bu problemler? Aileler hangi konularda alarma geçecekler, hangi konularda kafalarında soru işaretleri oluşmalı? Bunlardan biraz bahsedelim.
Tekrar altını çizerek söylemekte fayda var, çocuk üç yaşından itibaren yavaş yavaş sosyalleşmeye ve kuralları öğrenmeye başlar ve bu sosyalleşmesinin ortalama olarak beş yaş gibi, aşağı yukarı ana okulu sınıfı düzeyindeyken de belli bir olgunluğa gelmesi beklenir. Yani kendini kontrol etme mekanizmaları giderek gelişir çocuğun. Erişkinlik safhasına varabilmesi için gerekli aşama ise ergenlik döneminde oluşur.
Birinci belirti çocuğun şiddetle ilişkisidir. Eğer bizim çocuğumuz özellikle şiddeti çok benimsiyor ise, şiddeti bir ilişki biçimi olarak kullanıyorsa mutlaka alarma geçmemiz gerekir. Dürtü kontrol bozukluğunun en temel belirtilerinden bir tanesi, şiddetin bu şekilde sınırsız kullanımıdır. Bu belirti çok erken dönemde, yani dört beş yaşlarında çocuklarda gözlemlenebilir.
İkinci nokta, çocuğumuzun ısrarla otoriteye karşı gelme çabasıdır. Bu karşı çıkışları bizim dikkatimizi çekebilir. Yani sürekli hayır diyen, sürekli inatlaşan, sürekli otoriteyle çatışan, bu noktada kural tanımayan, yani sizin sınırlarınızı tanımayan bir çocuğunuz varsa, burada da mutlaka kafamızda soru işaretleri oluşmalıdır.
Yine eğer çocuğumuzda kazanca yönelik sürekli yalanlar varsa… Özellikle ilkokul döneminden başlayarak, ortaokul döneminde de sürekli, yalan konuşma ve bu yalan konuşmaların temelinde de bir kazanç, maddi bir şeyler elde etme amacı varsa, bu da yine bizi düşündürmelidir.

Çocuğumuzun sadece insanlara değil, hayvanlara yönelik de  şiddet kullanma isteği varsa bu da dikkat çekmelidir.
Okuldan kaçma, okula gitmeme, okula gidiyorum diyerek başka yerlere gitme gibi problemler bu kapsamdadır…
Cinsel konulara karşı çok abartılı ilgisi olan ve bu konularda  fazla sınır tanımayan, bunu davranışlarıyla çevresine de yansıtan çocuklar, yine bizler için soru işareti oluşturmalıdır.
Yani özetle toplum içerisinde, o yaş grubuna göre hoş karşılanmayacak, yanlış diyebileceğimiz davranışlar, anne ve babaların mutlaka ‘ne oluyor’ diyerek üzerinde durmaları gereken ve bu konuda yardım, danışmanlık almaları gereken davranış kalıplarıdır.

Ailenin çocuğa sunduğu atmosferin özellikleri ne olmalıdır?
Tabii burada üzerinde ağırlıklı olarak durduğumuz çocukların yapısal frenleme mekanizmaları oldu. Ailenin de daha erken dönemden itibaren çocuklara neyin doğru, neyin yanlış, neyin nereye kadar yapılabileceğini öğretmeleri gerekmektedir. Evet, belki katı bir disiplinle bunları öğretmek doğru değildir. Ancak iki uç noktada da olmamamız gerekir.
Özellikle sosyal ilişkiler bağlamında çocuğun kendini nerede frenleyeceğini, nerede durması gerektiğini öğreteceğimiz bir ev ortamı olmalıdır.
Anne ve babanın çocuklarına yanlışlar ve doğrular konusunda mutlaka ortak mesajları olmalıdır. Babanın yanlış ve yasak dediğine annenin serbest demesi, ya da annenin yanlış ya da yasak dediğine babanın serbest demesi, çocuğun doğruları öğrenmesinde ve kontrol mekanizmalarının gelişmesinde ciddi bir problem oluşturabilir.
Unutulmaması gereken bir başka konu da, çocukların bütün ahlaki eğitimlerini veren temel kurumun aile olmasıdır. Anne ve babaya bu açıdan büyük görev düşmektedir.
Her şey ailede başlar ve bu süreçdeki gelişmeler okula yansır, orada devam eder.

Ailenin çocuğu takibi konusunda siz az önce aile içindeki atmosferin nasıl olacağını anlattınız. Bazı ailelerde çocuklarında bir anormallik olduğu zaman, bunu kendilerinin bir sorunu olarak algılama hatası da olabiliyor.
Biyolojik problemin çok tanınmamasından kaynaklanıyor bu sorun. Bu durumda da zaten herkes birbirini suçluyor. Anne babayı, baba anneyi, anne babaanneyi, baba annaneyi sorumlu görüyor. Tabii böyle yanlışlar da yapılmış olabilir ama bu çocuğun nereye gittiğini önce tanımlamak ve sonra yorumlamak gerekir. Ailede kim nerede yanlış yapmış, önemlidir ve ailenin bir yanlışı varsa bu yanlış düzeltilmelidir. Ama biyolojik anlamda bir yanlış varsa, bu yanlış da biyolojik anlamda tedavi edilmelidir. Yoksa birbirimizi suçlayarak bir yere varmamız söz konusu değildir.

Okulda eğitimcilerin bu çocuklar için yapabilecekleri neler var?
Öğretmenlerimize de çocuk okula başladıktan sonra çok ciddi görevler düşmektedir.
Bazen aile durumun ya da işin ciddiyetinin farkında olamayabilir, çocuklarını takip edemeyebilir. Okulda eğitimcilerimiz de çocuklarda gördükleri davranış problemlerini, kontrol problemlerini mutlaka aile ile paylaşmalı ve aileyi yönlendirmelidir.

Bu çocukların çocuk ruh sağlığı uzmanlarına yönlendirilmesi gerekir, değil mi?  
Öncelikle problemin derecesinin tanımlanması önem taşımaktadır. Eğer gerçekten bir problem varsa, bu problemin çözümüyle ilgili bir çocuk ruh sağlığı hekiminden yardım alınmalıdır.
Maalesef bizim ülkemizde psikiyatri ve ruh sağlığı noktasında hala ailelerin çok ciddi bilgi eksiklikleri var. Oysa bizler erken dönemde müdahale ettiğimizde, birçok davranış sorunu yaşayan çocuğun kendini kontrol etme becerilerini geliştirebiliyoruz.
Bununla ilgili olarak tedavide kullandığımız, davranış kontrolünü, çocuğun otokontrolünü artıran ilaçlar var. Yine tedavide uyguladığımız, birtakım davranış değiştirme teknikleri, modelleri var. Terapileri var. Bununla birlikte aileyi yönlendirme, aileyi bilgilendirme, ailenin çocuğu tanımasını sağlama, ailenin ilişki modelini değiştirmesini yada, revize etmesini sağlama gibi birtakım yaklaşımlar var. Bunların hepsi birleştiğinde, aile de iyi bir işbirliğine gidiyorsa, mutlaka çok iyi çözümler üretebiliyoruz.

Türkiye’de kültürel bir yozlaşma da söz konusu. Gelişen bu son olaylardan sonra dikkatler hemen bu olumsuz çevre etmenlerine de yöneliyor. Televole programları, kolay yoldan para kazanma, sizin az önce patolojisini çizdiğiniz frensiz çocuklar için, aslında büyük bir yaşam alanı demek. Çocuklar bu tarz varoluşlarından dolayı çok sorgulanabilir durumda da değiller. Bu da onlara teşhis koymayı da güçleştiriyor galiba, öyle değil mi?
Kendini kontrol etme becerisi yeterli olmayan bir çocuk grubunu siz çok kontrolsüz bir ortama koyar, kontrolsüzlüğü teşvik ederseniz, dizilerinizle, medyanızla, sokağınızla bunun propagandasını yaparsanız, o zaman bu çocukların yanlış yapma olasılıkları tabii ki çok daha fazla olacaktır. Bu doğaldır ve beklenendir. Nihayetinde tehlikelerle ve yanlışlarla dolu bir yaşam içerisinde bu çocuklar sünger gibi yanlışı çekme özelliğine sahiptirler.
Bir mıknatıs gibi çocuk gider ve yanlışa, doğru olmayana yapışır. Dolayısıyla bizim toplumsal anlamda da bu tür yanlışları en aza indirme sorumluluğumuz vardır.

O zaman bu çocukların öğrenme davranışlarında bir sorunları yok.
Öğrenme davranışları devam ediyor ama yanlış öğreniyorlar. Daha doğrusu yanlışları daha kolay öğreniyorlar.

Çocukların şiddetten arınmış, masumlar olduğuna inanılırdı. Bu anlayış dünyada değişmeye başladı. Çocukların da şiddete başvurabilen, hatta suç sayılabilecek boyutta şiddetle iç içe olabileceği anlaşıldı. Türkiye için istatistik çalışması yapılmış değil ancak son olaylarla birlikte bu şiddet olaylarının artmaya başladığı söylenebilir mi sizce?
Olaylarda biraz artma var tabiki, ancak biraz da su yüzüne çıkma söz konusu. Çünkü artık gizlenemiyor olaylar.
Türkiye’de eskiden daha çok gizlenirdi, kol kırılır, yen içinde mantığı kalır. Toplum içinde bütün bunlar örtülüyordu.
Medyanın da etkisiyle daha çok ortaya çıkmaya başladı. Çocukların ciddi anlamda suçlulukları aslında Türkiye’de ciddi bir sorundur. Sonunda bütün bunlar gündeme gelmeye başladı ama yine de gizlenen birçok şey var aslında.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir