Küçük Bir Kaçamak “Büyükada Gezisi”

Aya Yorgi Kilisesi Yokuşunu iniyoruz

Arada derede yaptığım ufak kaçamağı iş-güç yüzünden gecikmeli yayımlıyorum ama yine de Büyükada’ya gitmeyi düşünenlere bir fikir olur.

İstanbul ve yakın çevresini buralarda yaşamasına rağmen gezip görmeyen çok fazla insan vardır eminim benim gibi. Bu ziyaretimden önce sanırım 1997-98 yılı gibi gitmiştim Büyükada’ya. O zamanlar şimdiki gibi problemli bir yer değildi ama hala görmeye değer bir güzellik…

Biz geçtiğimiz 1 Mayıs’ın hafta sonu ile birleşmesini fırsat bilip annem, kızım ve eşimle beraber gittik.

Büyükada’ya gidiş için Kabataş Vapur iskelesine yakın bir yere kadar arabayla gittik. Vapur önce Heybeli Ada’ya uğruyor sonraki durak Büyükada…

Yaklaşık 1 buçuk saat süren bir vapur seyahatinden sonra Büyükada’ya indik.

Önce otele yerleştik. Adanın merkezindeki saat kulesinin solunda fayton durakları var. Tam yanındaki ufak bir otelde kaldık. İlk gittiğimizde odanın temizliği bitmediği için bavulumuzu bırakıp biraz dolaştık. Vapur iskelesinin karşısındaki çay bahçelerinin birinde acı birer çay içtik. Sonra nasıl olduğunu unuttuğumuz adada ufak bir keşif yaptık. Günü planladıktan sonra otele geçip yerleştik.

Sadece porsiyon kahvaltı ve yanında sınırsız çay ile 3 kişi 1 çocuk kaldığımız odaya 300 tl ödedik. Oda ve otelden yana sorun yaşamadık. Temiz ancak oldukça küçük bir tuvaleti vardı. Duşu kullanmak imkansız gibi birşey…  Akşam vakti kapıyı çalıp odanızdaki “Saç kurutma makinasını verir misiniz? Diğer odaya lazım.” diyen ve kahvaltıda çay istedik diye bizi dövecek gibi bakan görevli dışında:) Eğer bu otelde kalacaksanız çok fazla bir beklentiniz olmasın. Zaten otele girdiğinizde yetkiliye ulaşmak için bir süre “kimse yok mu?” diye bağırmanız gerekiyor 🙂

Ada içerisinde ulaşımda bisiklet ve fayton kullanıyorsunuz. Bir çok bisiklet kiralayabileceğiniz dükkan var ama faytonlar yoğunlukta.

Merkezdeki Saat Kulesi’nin solundaki fayton durağı

Fayton gezisi yapmak isterseniz saat kulesinin hemen solundaki duraktan biniyorsunuz. Ya da iç tarafta ufak bir fayton durağı daha var oradan…

Buradan dilerseniz tur, dilerseniz kısa mesafe gitmek için binebiliyorsunuz. Ancak şöyle bir problem var fayton sürücüleri inanılmaz agresif biz oradayken turist bir çifti faytonu pahalı bulup binmedikleri ve bisiklet kirladıkları için dövmüşler. Öyle böyle değil oteldeki Özbek görevlinin anlattığına göre bir sürü sürücü kırbaçlarla saldırıp kafasının kanamasına sebep olmuşlar. Turist arkadaş hastaneye kaldırılmış.

Biz ilk gün faytonla tam tur yaptık. Tur fiyatı 80 tl… Ancak adamına göre fiyat verdikleri de oluyor. Mesela 90tl’ye taşıdıkları yolcular da var.

Hemen burada bir not ekleyeyim. Fayton kullandık ama inanın pişman olduk. Çünkü o atların hepsi yorgun, hasta, bakımsız ve yaralı… Hep karşı olduğum bir şeyi yaptım ama Asya’nın da gezip görmesini istiyorum. Tek ulaşım yolu da maalesef fayton ve bisiklet…

Günün sonunda Aya Yorgi Kilisesi’ne çıktık. Yani baya baya tırmandık. Kiliseye yaklaşık bir kilometrelik arnavut kaldırımlı dik bir yokuşu tırmandık. Tabi bu yolculuk bizden çok eşim için zor oldu; çünkü tırmanışın ilk 200 metresinden sonra Asya “yoruldum” dedi ve babasının kucağında çıktı.

 

Çıktığımızda eşim kiliseye giremeyecek kadar yorgundu Asya ile hemen kilisenin sağında deniz manzarasına karşı çimlere uzandı. Ben ve annem de kiliseye girip dilek diledik. Küçük ama maneviyatı hissettiğiniz bir ortamı var. İçeriye girdiğiniz anda o moda giriyorsunuz. Kısa bir turdan sonra kiliseden çıktık.

Bu kadar yorgunluğun üzerine kilisenin hemen sol tarafındaki Yücetepe Kır Gazinosu’na girdik. Burada sipariş etmek, almak oldukça zor. Aldınız diyelim yer bulalım diyene kadar elinizdeki yemekler bayatlar. O nedenle eşim yemek sırasındayken annemle ben bir yer bulduk. Sanırım 1 saat kadar yemek siparişi vermeyi ve yemekleri almayı bekledik. Aldığımız yemeklerse inanın el kadar ve 3 kişilik yemeğe 80-90 tl gibi ödeme yaptık. Ancak Yücetepe Kır Gazinosu’nda manzara şahane….

Marmara Denizi, Bostancı sahili ve Sedef Adası manzarası eşliğinde sohbet etmek şahane… Bütün yorgunluğumuzu aldı. Orada uzun süredir görmediğim arkadaşım ve eşiyle de karşılaşmak ayrıca bir renk kattı günüme. Bu bahaneyle Vokan ve Nihal Akar’a da tekrar selamlar olsun 🙂

Aya Yorgi’den iniş yolunda…

Buradaki işiniz bittikten sonra iniş inanın çok daha kolay ve keyifli ama bacak kaslarını en çok ağrıtan da bu iniş. Sonraki 2 gün sızısı dinmedi diyebilirim.

Bu zorlu turdan sonra otele gittik. Akşam yemeğinden önce biraz dinlendik. Niyetimiz akşam rakı balık keyfi yapmaktı ama sahil kenarındaki restaurantlar oldukça yüksek fiyatlarla hizmet veriyor. Normalde standart bir restorantta ödeyeceğiniz fiyattın neredeyse 2 katı ama özelliklerine baktığınızda böyle bir fiyatı makul görecek bir durum da yok. O nedenle adanın iç sokaklarında küçük bir balık restorantı bulduk. Oldukça naif ve şirin. Fiyatlar gayet normal ve oldukça lezzetliydi. Bizden önce oradan oturan 3 kişilik bir turist ekipte 4 gündür akşam yemekleri için burayı tercih ediyormuş ve önerdiler.

Mekan alkolsüz… Asya balık çorbası içti, ortaya karides, midye ve kalamar söyledik. Ben ve eşim levrek istedik. Annem de mezgit aldı. Balık çorbasını Asya seve seve içti. Mezeler muhteşemdi… Balıklar da öyle ve fiyat oldukça iyiydi… Eğer Büyükada’ya gidip akşam yemeği için mekan ararsanız kesinlikle Balıkçı Süleyman’a uğrayın derim.

Yemekten sonra meydandan iskeleye doğru giderken sağda Mado var. Oraya uğrayıp tatlı yedik. Çok anlatmama gerek yok Mado’yu ama gerçekten küçük ve ilgisiz bir ekibin olduğu bir mekandı.

Bu arada akşam meydandaki yıkama araçlarının sesinden uyumak biraz zor. Belediye haklı olarak adanın at pisliğinden arınması için sokakları yıkıyor.

Güzel bir uykudan sonra sabah kahvatıya indik. Otelde kahvaltı açık büfe değil. Kahvaltı tabaklarında 3 çeşit peynir, biraz zeytin, salatalık, salam, yumurta, domates, kapalı tereyağı ve baldan oluşan tabak var. Çay sınırsız ve soğuk ama servis yapan bayandan istemeye korkuyorsunuz. Neyse sorunsuz kahvaltıyı yaptıktan sonra kısa gezi için faytona binmek istedik. O sırada otel görevlisi Özbek kadının anlattıkları bizi oldukça üzdü. Kadının eşi başka bir otelde görevliymiş, “Burada hiç Rum kalmadı ve hepsi teker teker burayı terk ediyor. Faytonculardan buranın yerlisi olan yok. Hepsi Van’lı ve Arap. Burada artık yaşanmaz. Biz de bu yaz bitiminde gideceğiz.” dedi. Faytonculardan duyduğum en üzücü şeyse annem Atatürk evi olarak bilinen evi sorduğunda “Ne Atatürk’ü ben Atatürk filan bilmem. Hepsi taş yığını işte.” demesiydi.

Gün önceki güne göre daha serindi… Önce dönüş için biletimizi almaya gittik ama 1 Mayıs günü vapur seferlerinin iptal olacağını hesaplamamıştık. Nitekim tüm seferler iptaldi ve tek sever akşam 16’da Karaköy iskelesineydi. Madem dedik daha vakit var. Faytonla bu kez küçük tur yaptık. Tabi fayton sürücüsünden resmen fırça yedik çünkü büyük tur 80-90tl, küçük tur 40-45tl arası… Küçük tur yaptığınızda adanın diğer yerleşim yerlerini görüyorsunuz. Halk plajı, Reşat Nuri Güntekin evi o tarafta… Bu alan Aya Yorgi’ye çıktığınız yokuşun solundan devam eden yolda…

Tüm faytonlar dönüşe geçmeden önce bir çay bahçesinde ufak bir mola veriyor. Burada da oldukça güzel bir manzara var. Dinlenirken atların hepsine bakma şansım oldu ve burada gördüğüm şeyler faytona bindiğim için pişman olamama neden oldu. Bizim atın birisinin sağ bacağında üzerinde eyerin kemerlerinden kaynaklı yara açılmıştı ve ağızlarındaki kemerler nedeniyle de ağızları resmen yırtılmış. Dayanamadık “Bu yaralar için ne yapıyorsunuz?” diye sorduk. Bizim faytonun sürücüsü ayakkabı boyası kullandıklarını söyledi. Çok şaşırdım ama bu yaraları ayakkabı boyası iyileştiriyormuş…

Döndükten sonra adanın gezmediğimiz yerlerini yürüyerek turladık.

Ahşap, hayallerdeki renkli panjurlu evler, evlerin duvarlarını süsleyen rengarenk çiçekler, güzel bahçeler var.

Sahile indiğimizde güzel bir cafe’de oturup kahve içtik. Medanın iç sokaklarındaki dükkanları gezdi. Tabi ki çok pahalıydı ama yine de ufak tefek birşeyler aldık ve saat 4’teki vapura binip Karaköy’e gittik. Oradan da tramvayla Kabataş’a geldik ve yoğun bir trafik çilesinden sonra geç vaktte Beylikdüzü’ne vardık.

Özetle diyebilirim ki Büyükada hala güzel ama insanlar gerçekten herşeyi mahvetmek için elinden geleni yapıyorlar. Gidip gözün, gezin ama kalmayın. Tüm adayı zaten bir günde bitirmeniz mümkün…

 

Kaydet

Kaydet

2 Yanıt

  1. Ekol Meslek dedi ki:

    Ada benim çocukluğumdur. Babaannemle giderdik ben çocukken büyükada’ ya, baharda piknik yapıp dolaşmaya, yazın da yüzmeye. Öyle asırlar öncesinden bahsetmiyorum, 25 yıl öncesinden bahsediyorum. Ada vapuruna binersin, üfül üfül, saçlarını uçuştura uçuştura gider, akşam yorgun argın dönersin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir